En sevdiğim şiirinden başlıyorum; "Saman Sarısı" belki de yazılmış en güzel aşk şiiridir, çünkü sadece aşkı anlatmaz. İçinde politikadan tarihe, iç hesaplaşmalardan dostluklara, birçok şeyi harmanlayan çok yoğun bir yapıttır. Bir öykü gibi yazılmış olduğu, oldukça uzun olduğu için parça parça aktarıyorum.
SAMAN SARISI
Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla
I
Seher vakti
habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da
kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa
şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık
çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip
nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova'da Biristol Oteli'nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor
başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara
dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakıt hızla ilerliyordu
yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım
belki yüz yaşımdayım
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde
bir kadın gülüyor
sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım
ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti
alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen
Havana'ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
yudum yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni
gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin
ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama
onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri
pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama
başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de
hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de
hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından
ateş etmeye de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı'nda
mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor
ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa
ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür
kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de
hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi
kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde
sıcak bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu
yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı
bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka
kimseler yoktu
bir de akvareller
bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş
belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakit hızla ilerliyor
gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi
kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta
belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor
sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi
sigara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama
sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı
gözlerinin içinde senin
sigaranın ucunda senin
ve hoşçakal demeye hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde
dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama
bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu
tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var
ayrılığın ağırlığı yoktu ama
kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor
gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen
Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları
sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra
dolaşıyor
bozmaya çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde
bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor
Katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı
Nova Huta'nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor
yeni kalıplara
ve ruhların dökümü
madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan
geceyarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın borazan
iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin
acısını düşündüm
vakit hızla ilerliyor
gece yarıları
ışıklarını yeni söndürmüş
bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Prag
bir gölün dibinde
gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor
camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara
dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı
yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından
kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık
seni görmeyen aynalar
nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi
Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kıristal
ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran
bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat artan
ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden
martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin
kanına batırıp her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor
alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara
dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova'ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
Birest'i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama trenler gelip gidiyor
bebekleri akmış gözlerin
içinden geçiyorlar
Berlin'den beri kompartımanda
bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım
ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen
bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında
karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çobanyıldızına
haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı
bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın
Mayakovski Alanı'nda
yitirdim ansızın seni
oysa ansızın değil çünkü
önce yitirdim avucumda
elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını
yitirdim avucumda
sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın
birbirine ilk değişinde
başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde
otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak
senin ayak izlerini anında tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa
ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
"görmedik"
İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör
ardında üç mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına
seslenemedim çünkü
makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan
ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
"görmedik"
girdim giriyorum
Moskova'nın bütün sokaklarında
bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü
sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı
gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar
bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama
onlardan bana ne
güzeli kadın milleti
erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak
ve sedef düğmeleri kocaman
Prag'da aldı
"görmedik"
vakitlerle yarışıyorum
bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince
ufalan kırmızı ışıklarını
görmez olacağım diye ödüm kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları
gölgemi düşürüyor yola
gölgem koşuyor önümde
gölgemi yitireceğim diye de
bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere
sinemalara giriyorum
Bolşoy'a girmedim
bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış'ta
Balıkçının Meyhanesine girdim
ve Sait Faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk
ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
onun karaciğeri sancılar içindeydi
ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum
estırat orkestraları
yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara
bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere
ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
"görmedik"
çaldı geceyarısını
Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi o anda tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi o anda tanıdık şaşırmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor
bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı'na
şimdi Puşkin Alanı
kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da
kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu
bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu
kilometre kilometre
ölümün boyu bir karış
ve haberi yok
başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri
bir ben biliyorum
çünkü inandım onun
bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum
gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak
ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
II
On dokuz yaşım
Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor
çıkıyor Kızıl Meydan'a
Konkord'a iniyor
Abidin'e rastlıyorum da
meydanlardan konuşuyoruz
evvelsi gün Gagarin
en büyük meydanı dolaşıp döndü
Titof da dolaşıp dönecek
hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel odamda
Sen ırmağı da akıyor
Notr Dam'ın iki yanından
ben geceleyin penceremden
bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
Sen ırmağını
rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor
tavan arasındaki odamda
Paris damlarının bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara
dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili
mavi kirpikleriyse yüzünde bulut çekirdekteki meydanla
çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
meydanda fırdönen
Celâlettin'den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız
hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır
kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle
Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının
gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin
yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp
suda balıkları nasıl avlayabilirsem
öyle görüp öyle avlayabilirim
kıvıl kıvıl akan vakitleri
tuvalinde Abidin'in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor
ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
kaç kere bulacağım
işte böyle işte böyle kızım
düşürdüm ömrümün bir parçasını
Sen ırmağına
Sen Mişel Köprüsü'nden
ömrümün bir parçası
Mösyö Düpon'un oltasına takılacak
bir sabah çiselerken aydınlık
Mösyö Düpon
çekip çıkaracak onu sudan
Paris'in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemeyecek
ömrümün bir parçasını
ne balığa
ne pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon
gerisin geriye
Paris'in suretiyle birlikte
suret eski yerinde kalacak
Sen ırmağıyla akacak
ömrümün bir parçası
büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın
hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım
ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
salına salına dönecekler
başımın üstünde
sağım yok solum yok
yukarım aşağım yok
Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın
ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın
ve ondan sonrakilerin
ve tavan arasında yatan genç kadının
Küba'dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi
akı karası sarısı melezi
ışıklı bir çekirdek
dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren
melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba'nın
resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür
bugünü de gördüm
ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana'nın
150 kilometre doğusunda
deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı
okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el
ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır nasırdı
ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el
ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana'nın
150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin
bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan
ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda
şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961'de Küba'da
çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler gibi ağaçlar
diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren
türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel'in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle
ömrünün ilk kağıdına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
balkutusu bir karpuzu
kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi
dokununca dudakları
hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri
en tatlı anılarını çekip kuyudan
yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini
ama yalansızının
akşam oluyor Paris'te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi
yanıp söndü
ve Paris'in bütün eski yeni taşları
turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum
şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor
insan eli ilk mağaraya
ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar
yeni balıkları yeni su otları
yeni tatlarıyla dökülüyor onun içine
ve kurumayan uçsuz bucaksız akan
bir odur
Paris'te bir kestane ağacı olacak
Paris'in ilk kestanesi
Paris kestanelerinin atası
İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem
sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim
bu kitabın kağıdını yapanlar
yazısını dizenler nakışını basanlar
bu kitabı dükkanında satanlar
para verip alanlar
alıp da okuyanlar
bir de Abidin bir de ben
bir de bir saman sarısı
belası, başımın.
Nazım HİKMET
SENİ DÜŞÜNMEK
Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...
Nazım HİKMET
DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarcasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak,
alkan içindeysek eğer
ve hala şarabımızı vermek için
üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeye de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Nazım HİKMET
YAŞAMAYA DAİR - I
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde
hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün
yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan,
sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin
insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna
zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki
yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela,
zeytin dikeceksin,
hem de öyle
çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde
ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
Nazım HİKMET
YAŞAMAYA DAİR - II
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de
biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz
anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu
diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer
bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp
ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya
merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan
savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun
açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları,
kavgası ve rüzgarıyla,
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
Nazım HİKMET
YAŞAMAYA DAİR - III
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için.
Nazım HİKMET
VATAN HAİNİ
"Nâzım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin
yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar,
üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde,
fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor,
ağzı kulaklarında, Amerikan amirali.
Amerika, bütçemize
120 milyon lira hibe etti,
120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin
yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim,
siz vatanperverseniz,
siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin
içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında
gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek
ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda
al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse,
vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri,
Amerikan bombası,
Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa
kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne
kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet
vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Nazım HİKMET
SEVİYORUM SENİ
Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi
Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi
İstanbul'da yumuşacık
kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi
Seviyorum seni
yaşıyoruz çok şükür der gibi.
Nazım HİKMET
“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahlamışlardı ki
kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve sarışın bir kurda benziyordu.
Ve gözleri o mavi gözleri hep ilerideydi.”
ONLAR-KUVAYİ MİLLİYE BAŞLANGIÇ
Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar çokturlar;
korkak, cesur, câhil, hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden, yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların
maceraları vardır.
Onlar ki uyup hainin iğvâsına,
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada
hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden onlardır,
destanımızda yalnız onların
maceraları vardır.
Demir, kömür ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve nehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok söz edildi onlara dair
ve onlar için:
Zincirlerinden başka
kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.
Nazım HİKMET
SALKIMSÖĞÜT
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu
suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar
güneşin battığı yere!
Birdenbire kuş gibi
vurulmuş gibi kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların
parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna
bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında
kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor
güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının üzerine!
Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
kara suyun aynasında el bağlama!
El bağlama!
Ağlama!
Nazım HİKMET
Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sarduya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak koyu bir karanlık...
Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazamak sana dair,
hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan birşeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinde,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
Nazım Hikmet
En sevdiklerimden…
BENCE ŞİMDİ SEN DE HERKES GİBİSİN
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
Nazım HİKMET
DAVET
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli,
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları,
bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim.
Nazım HİKMET
KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Nazım HİKMET
NİKBİNLİK
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler
Göreceğiz
Motorları
maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
Süreceğiz
Açtık mıydı hele bir
Son vitesi
Adedi devir
Motorun sesi
Uy çocuklar kim bilir
Ne harikûlâdedir
300 kilometre giderken öpüşmesi
Hani şimdi bize
Cumaları pazarları
çiçekli bahçeler vardır
Yalnız cumaları
Yalnız pazarları
Hani şimdi biz
Bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
Işıklı caddelerde mağazaları
Hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır
Hani şimdi biz haykırırız
Cevap kara kaplı kitap
Zindan
Kayış kapar kolumuzu
Kırılan kemik
Kan
Hani şimdi bizim soframıza
Haftada bir et gelir
Ve çocuklarımız işten eve
Sapsarı iskelet gelir
Hani şimdi biz
İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler
Göreceğiz
Motorları
maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
Süreceğiz
Nazım HİKMET
CEVİZ AĞACI
Başım köpük köpük bulut,
içim dışım deniz.
Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda.
Budak budak, şerham şerham
ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın,
ne de polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir,
tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana,
İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir,
şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni,
İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar,
çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın,
ne polis farkında.
Nazım HİKMET
SEN
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var.
Ben sokakta rastlasam bile
tanımayayım diye
en güzel günlerimin
bu üç mel'un adamını,
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını.
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi.
Düşmanımdır ikisi.
Sana gelince...
Yazıyorsun, okuyorum.
Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum.
Ne yazık!
Ne kadar beraber geçmiş
günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz...
Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete ben o günleri.
Sana gelince, sen o günleri
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!
Satıyorsun,
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat için.
En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi.
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi.
Sana gelince...
Ne ben Sezar'ım,
ne de sen Brütüs'sün.
Ne ben sana kızarım,
ne de zatın zahmet edip bana küssün.
Artık seninle biz,
düşman bile değiliz...
Nazım HİKMET