Kule savunma oyunu sevenler için tam bir kaos. Bu türün onlarcasını oynamış biri olarak söylüyorum ki bunun kadar kaos ortamını hiçbirinde görmedim.
Oyunda bir dünya var, o dünya komple zombilerle dolu. Siz sıfırdan başlayıp şehir şehir kurtarıyorsunuz ama bir şehri kurtarmak en basit modda bile aşağı yukarı iki saat sürüyor.
Normalde kule savunma oyunlarında harita sabit olur ve siz oraları silahlandırırsınız, kaleye düşman sokmamaya çalışırsınız. Bu direkt strateji tarzında. Age of Empires haritası gibi bir haritada yine aynı mantıkla sıfırdan başlıyorsunuz, o şehir zombi dolu, azar azar vurarak şehri geliştiriyorsunuz ama bu bile zorlu.
Sonra yine zaman zaman zombi orduları saldırıyor. Ordu da ordu yani bir geliyorlar pir geliyorlar. Savunması çok zor. İşin sinir bozucu yanı ise şehri o hale getirmenizin uzun sürmesi.
Şehirler birbirinden farklı. Bazen binaya tek kişi dalıp temizliyorsunuz, bazen baştan sonra zombie horde (sürü-ordu) ile uğraşıyorsunuz, bazen orman şehrini geliştirerek kurtarıyorsunuz.
Strateji ve kule savunma oyunlarını seviyorsanız (ki buna strateji demek daha mantıklı sanki) kesinlikle denemelisiniz. En azından ilk bakışta hoşunuza giderse oyunu çözmek için birkaç gün şans verin çünkü öyle kısa bir oynama ile anlaşılmıyor.
1987'de Berlin'de bomba bırakan altı anarşistin 13 yıl sonra delillerini yok etmek için yeniden bir araya gelmesini anlatan anarşi ruhuylma başayan filmdir. Dostluk, idealler ve sisteme karşı son isyanın hepsi alev alıyor resmen.
Til Schweiger’li, punk ruhlu, nostaljik ve asi bir Berlin hikayesini izlemek bana çok keyif vermişti. Umarım izleyecek olanlar da keyif alırlar.
Çocukluğumun yaz tatillerini köyde geçirmem, bakımsız, viran evler, dar köy yolunda karşıdan gelen varsa diye uyarı amaçlı korna sesi, yolun ortasına yatıp kalkmayan hayvanlar, şehirden gelene düşmanca, adeta kinik bir mesafe, ama bir yandan da her an herkes seni tutup bağrına basacakmış gibi bir sıcaklıktan müteşekkil karışık alametler. Eril olan ve dişil olanın neliği üzerine bu kadar ince, yalın ve müstehzi bir anlatı beklemiyordum, beni kıskıvrak yakaladı. Mubi'den Jafar Panahi'nin filmlerini izliyordum, bu film beni diğerlerinden başka türlü çarptı. Köy yaşantısını iyi bilenlere şiddetle tavsiye ederim.
Osmanlı'nın son dönemiyle ilgilenen herkesin -en azından parça parça- okuması gereken, referans niteliğinde üç ciltlik bir ansiklopedik eser.
Mehmed Emin Âli Paşa'dan başlayarak son 37 Osmanlı Sadrazamı'nın biyografisini içeriyor. Nerede doğdular? Nasıl bir tedrisattan geçtiler? Hangi paşanın himayesinde bürokraside yükseldiler? Kiminle dost kiminle düşman oldular? Bunları anladıktan sonra bu insanlar okurun zihninde robotsu birer devlet adamı olmaktan çıkıp, batan bir gemiyi yüzdürmeye çalışırken kendi iç buhranlarıyla boğuşan, ayağını kaydırmaya çalışan rakipleriyle mücadele eden, sosyal statünün zirvesinde mağrur ama tedirgin yaşayan dramatik birer karaktere dönüşüyor. Okuyucu 19.asrın ruhunu çok iyi anlamaya başlıyor. Dili biraz ağdalı, fakat okudukça insan açılıyor ve keyif almaya başlıyor.
Böyle tafsilatlı bir eserin İbnülemin'in kaleminden çıkmasına şaşmamalı. Zira kendisi gelmiş geçmiş en yetkin ve tecrübeli Türk müzeci/kütüphanecidir desek sanıyorum abartmış olmayız. Elinin altından yığınla yazılı materyal geçmiş olan bu adam son dönem Osmanlı yüksek kültürünün, konak yaşamının, yönetici elit üslubunun canlı bir tanığı.
Ağır filmler serisi 1
İnsanların görmezden geldiği bazı çok önemli olaylarla alakalı filmler elden geldiğince izlenmeli.
2008 yılında yaşanan gerçek bir olayı ve sonrasındaki hukuki süreci anlatan film psikolojinizi fazlasıyla zorlayacak cinsten. Çok detay vermeye gerek yok afişten az çok anlarsınız. Lakin film sonrası sinir krizi geçirme ihtimaliniz yüksek.
Metro istasyonunda intihar etmek üzere olan Ateist bir felsefe profesörü ile onun intihar etmesini engelleyen koyu katolik temizlik görevlisi arasında ikna ve çatışmayı felsefi ve dini yönden anlatan güzel bir tek mekan filmi.
1843 yılında Charles Dickens tarafından yazılan bu harika mizahi klasiğin film uyarlamaları olmuş ama, 13.11.2026 tarihinde, başrolünde Johnny Depp in oynayacağı bir uyarlaması yayınlanacakmış. Film ismi "Ebenezer: Bir Noel şarkısı" Filmden önce okunsa pek güzel olur :)
2003 yılında "The Room" isminde bir film çıktı. Amerika'da sadece 2 salonda gösterime girdi ve kimsenin bu filmden haberi bile olmadı.
Zamanla filmi izleyenler başrol oyuncusunun garip repliklerine, alakasız duygusal geçişlerine ve filmin aslında bizim tabirimizle saçma sapan bir kanal 7 veya flash tv filmi olmasına rağmen 6 milyon dolar gibi görece büyük bir bütçeye sahip olmasına şaşırdılar ve bunu kulaktan kulağa anlatmaya başladılar. Başrol oyuncusu hem filmi çok ciddiye almıştı hem ortaya garip şekilde berbat bir film çıkmıştı. Bu filmi de kült yapan tam olarak bu oldu; "o kadar kötü ki mükemmel bir film."
Yıllar sonra 2017 yılında bu filmin yapım aşamasını anlatan bir Hollywood filmi çekildi, The Disaster Artist
Yani önerideki filmi izlemeden önce 2003 yapımı "The room" filmini izleyin, sonra bu filmi izleyin, aksi takdirde bu film anlamsız olur. Sinema geçmişinizin en garip deneyimlerinden birini yaşamış olacaksınız ve bir süre kendi kendinize "oo hi mark" diyerek dolanacaksınız lakin kimse sizi anlamayacak.
Bizim neslin vazgeçilmezi olan strateji oyunlarının eğer o zamanlar çıkmış olsa şahı olmaya aday olabilecek oyun.
Mantık klasik, en dipten başlayıp sürekli geliştiriyorsunuz ama oyun fazlaca detaylı. Bunu yıllara yayarak oynamak lazım aslında. Çok fazla yüklenince insan hırs yapıyor ve geri dönülmez hatalar yapıyorsunuz.
Örneğin her şeyi üreteceğim diye yüklenirken kendinizi hava kirliliğinden artık ekonomisi hergün güç kaybeden ve vatandaşların isyana başladığı, gazetelerin sürekli size mualif yazılar yazdığı, başka ülkelerle sürekli kötüye giden ilişkilere sahip bir şehri yöneten insana dönüşüveriyorsunuz.
Kenara not alın, bilgisayarınıza ya da oyun konsolunuza yükleyin, sakin kafayla oyunu anlayarak oynamaya çalışın.
Malum, Nolan'ın filmi dolayısıyla Odyssey ve nüfuzuna dair dolaşımda bulunan pek çok hikaye var. Nazarımda Nolan'ın filminde eksik kalan bir tat, kurgu da olsa hikayenin hem tarihselliğine, hem mitolojik/destansı yapısına ilişkin yarım bir anlatı, arayıp bulamadığım bir başka değer var gibiydi film boyunca. 2024 yapımı The Return yalnızca Odysseus'un Ithaca'ya dönüş kısmını bence daha nitelikli ve öze dokunan bir yazarlıkla ve daha zarif bir sinematografi ile anlatmayı başarmış. Son aylarda izlediğim en iyi film oldu. Yine Nolan ile kıyaslarsak nispeten ağır işleyen bir film olmakla birlikte tavsiyemdir.
İsmine yakışır şekilde şiddetle tavsiye ettiğim bir dizi, Primal.
Hiç diyalog olmayan, dinozorlar ile insanların aynı çağda yaşadığı bir evren çizen, oldukça kanlı, vahşi ve tek bir bölümü bile monoton geçmeyen yetişkin çizgi filmi.
Her bölüm 20 dk civarı ve yetişkin animasyonlarını seviyorsanız en azından 20 dakikanızı ayırıp ilk bölümünü izleyin derim. Muhtemelen ilk sezonu bitirmeden kalkmayacaksınız.
Bu bir film ama film diyemiyorum. Bu, bir ailenin hayatından kesit. Orada kardeşler tartışıyor, siz eski usül gariban Türk evinin kapısını aralıyorsunuz ve onları iki saat boyunca izliyorsunuz. Buna oyunculuk da denmez zaten, muhtemelen o tartışma orada gerçekten döndü ve siz şahit oldunuz.
Öyle bir film.
"Türkiye'yi anlamak istiyorum, nereden başlamalıyım?" diye soran insanlara önereceğim başlıca kitap.
Yükte ağır pahada hafif anekdotlardan, yakın tarih üzerine kısır polemiklerden, işe yaramaz malumatfuruşluktan azade kuşbakışı ve yalın bir Türkiye portresi.
Son 2500 senenin iniş çıkışları, coğrafyanın şekillendirdiği kültürel ve siyasal fay hatları, Anadolu'nun çevre medeniyetlerle etkileşimi ve merkez-çevre ilişkileri üzerine zengin bir perspektif sunan bir solukta okumalık bir eser.
Okuduktan sonra çarpık eğitim sisteminin yarattığı umumi yüzeysellik ve kör dövüşüne lanet etmemek elde değil...
Tanrıkent (City of God) filmini sevenler için aynı coğrafyalarda geçen ve özel timin çerçevesinden yaklaşan, sadece militarizm olarak bakılmaması gereken bir film.
Başrolde Narcos dizisinde Escobar'a hayat veren Wagner Moura oynuyor. Devam filmi de var ve aynı kalitede.
Bir de trivia vereyim, ilk filmin giriş sahnesindeki müziği Serdar Ortaç yıllar önce bir şarkısında sample olarak kullanmıştır.
8 yaşımda sınıf arkadaşım zorlu bir ameliyata girdiğinde üzerine düşündüğümü hatırlıyorum: Acaba arkadaşım makinelerin olmadığı devirlerde yaşasa tedavisi mümkün olur muydu?
İstiklal'de can sıkıntısından girdiğim kitapçıdan öylesine aldığım bu kitapta öteden beri merak ettiğim "eskiler acaba bunu nasıl yapardı" sorularına kapsamlı cevaplar bulabildim.
Bıçakların, sterilizasyonun, ağrı kesicilerin, yardımcı ekipmanların ve ameliyat tekniklerinin deneme yanılma yoluyla gelişimini; benim gibi tıpla alakası olmayan bir insana dahi son derece mufassal bir biçimde izah edebilen oldukça başarılı bir kitap.
Papa seçilenler neden pek uzun süre yaşamaz? Habsburg Prensesi ölümcül bıçak yarasını nasıl dakikalarca hissetmedi? Sezaryen ile Sezar'ın alakası nedir? gibi ilginç sorulara da cevap vermesi akıcılığını daha da artırıyor.
Türkçeye bazı cümleler devrik çevrilmiş. Kitabı çok beğendiğim için orijinalini (Under the Knife) de sipariş ettim.
"Kahveler Kitabı", Osmanlı'dan Cumhuriyet dönemine kadar İstanbul'un sosyo-kültürel hayatını ve edebiyat dünyasını kahvehaneler üzerinden ele alıyor. Salah Birsel'in ünlü "Salâh Bey Tarihi" serisinin ilk adımı olan eser, kahvenin Yemen'den çıkıp Osmanlı'ya ve dünyaya nasıl yayıldığını, Tahtakale'deki ilk kahvehanelerden yeniçeri, tulumbacı, semai ve mahalle kahvelerine kadar kahvehane çeşitlerini, dönemin şair, yazar ve sanatçılarının toplandığı ünlü edebiyat kahvehanelerini, mekanların müdavimlerini, entelektüel tartışmaları ve eski İstanbul sokaklarının günlük yaşamını mizahi bir dille anlatıyor. Sadece kuru bir tarih anlatısı değil, eğlenceli bir toplumsal tarih kitabıdır; nüktedan bir dili vardır. Örneğin Osmanlı padişahlarının (özellikle 4. Murat) kahvehanelere getirdiği ünlü siyasi yasakları ve nedenlerini, padişahların tutumlarını da inceliyor ama bunu ciddi bir şekilde değil, hafifçe alaya alarak, meddah hikayesi tarzında yapıyor.
"Carmina Burana", Alman besteci Carl Orff'un 1936 yılında yazdığı mükemmel bir klasik müzik eseri. İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından, Zdravko Lazarof'un orkestra şefliği ile 2024 yılından beri ve 2026 yaz sezonunda da sahneleniyor. Solistleri, orkestrası, korosu, bale sanatçıları, çocuk korosu ve balesi, Modern Dans İstanbul sanatçıları ve özel tasarım ekiplerinin oluşturduğu yaklaşık 250 kişilik kadrosu ile, operanın bir alt türü olarak nitelendirilebilecek "koreografik sahne kantatı" formatıyla izleyicilerle buluşuyor. Tema olarak ise, doğayı ve aşkı dile getiren şiirsel metinlere dayanan bir eserdir; çoğu bölümleri Orta Çağ Latincesi ve bazı bölümleri Orta Çağ Almancası kullanılarak yazılmıştır. Eser ritmik ve metrik yapıya sahip, son derece coşkulu, enerjik, dramatik klasik müzik şarkılarından oluşur.