KESİŞEN İKİ YOL - MEVLANA VE ŞEMS-İ TEBRİZİ
Kaderin sunduğu dönüm noktaları, bir pranga mahkûmiyetinden sıyrılma hissi verir kimi zaman. Bazı kavuşmalar çöldeki bedevinin suya, yollardaki göçebenin evine hasretinin dinmesidir. Bir boşluğun mevcudiyeti anlamlı kılar yaşam denen serüveni, kimi zaman da
ertesi sabaha göz açmaya mecal bırakmaz. Yeri dolmadıkça eksilen bir varlık ensesindedir göğüs kafesinin, gönül yoldaş diye tutuştu mu artık kolay kolay sönmez.
Kitaplara konu olmuş, anlatıldıkça efsaneleşmiş bir dostluk hikâyesinden bahsediyoruz. Arayışın en muğlak yerinde, Tebrizli Şemsin ansızın Rumi’nin karşısına çıkmasıyla, yüzyıllardır dillerde dolaşan bir sevdanın ilk adımı atılıyor. Baktığımız çerçeve dinin aşk ile
sentezinden ibaret değil, içimizi dolduran boşlukların mahiyeti mesele. Olay örgüsü sırlarla dolu, sonu çoğu kaynakta hüsranla biten bir hikâyeyi anlatmak amacımıza hizmet etmeyecek. Daha derin manaların varlığına dokunmak niyetimiz.
Rumi, “Bende bana dair hiçbir şey bırakmayan bu aşk, hakiki hürriyettir” demiştir söz konusu sevda için. Öyleyse insan özünden vazgeçince özgürleşir, kendinden sıyrılmak kendine ulaşmanın ilk adımıdır. Hepimiz farkında olmadan içimizdeki boşluklarla yaşar, bu boşlukları doldurmanın amacını taşırız. Denk geldiğimiz kayıp bir parça, varlığımızı bütünüyle
değiştirir. Tamamlanmak, değişmenin en zor fakat en güzel yanıdır muhakkak. Bundandır ki Şems ile günlerce inzivaya çekilen Mevlana’nın, bir daha asla eskisi gibi olmadığı bilinir. Kıyılarında dolaştığı sakin deniz coşar, yüreği yavru bir kuş telaşıyla kanat çırpar. İçinde
eksikliğini hissettiği o vuslat nihayet gerçekleşmiş, yürüdüğü yolun yükü epey hafiflemiştir. Şüphesiz, Mevlana da Şems için aynı anlamı taşır. Fakat onun coşkulu bir yüreği, şair gibi sözleri yoktur. Derin bir sükûnetle, ağır ağır içine sindirir bu sevdayı. Kendini kaptırmamak, görevini tamamlayıp yoldaşını derviş etmektir niyeti. Aralarında en büyük engel, sonu
gelmeyen söylentilerdir. Zaman olur, bir gün çekip gider Şems. Mevlana ardından şu dizeleri yazar: “Gittin ya, kalsan ne güzel olurdu, gitmişin neye yarar? Sen gittin ama bak senle ilgili olan bir şey bende, sessizlik bende. Gittin, heyhat, pervaneye döndü narin yüreğim
sensizliğinde. Her yalnız aşık değildir ama her yanmış aşkın kuyusunda yalnızdır. Ateşinden değil, ateşsizliğinden yanmışım. Ey aşkın sesi, nefesi gel bir an evvel. Dinsin artık kıyametin
gürültüsü.”
Araya giren hasretin tesiri, aralarındaki bağı daha da kuvvetlendirir. Nihayetinde heybelerine kattıklarının sınırı yoktur, yan yana geçen her gün bir altın gibi kıymetlidir. Bir gün hikâyeleri yarım kalır ya da gerçekten tamamlanır. Vedaların tahammülü en zor yanı,
zamansız gelmeyi sevmeleridir. Ansızın Tebrizli Şems’in dünyevi hayatı sona erer/erdirilir. Mevlana’nın yaşadığı acı epey kuvvetlidir. Öyle ki ruhunda, tarifi imkânsız bir eksilme yaşar. Vakit dolup, akrep ve yelkovan işledikçe sancı diner, lakin tamamen geçmez. İnsanoğlu
varlığıyla anlam kazandığı ne varsa, yokluğunda o denli dağılır. Yine de hayat böyledir, sonlardan ibarettir.
Durup düşünelim, akıp giden zamanın götürdükleriyle yarının getirdikleri arasındaki köprüde biz varız. Biz ve kazanıp kaybettiklerimiz. Elimizden kayıp giderken veda
edemediklerimiz, avucumuzda sımsıkı tutup bırakmadıklarımız, rüzgarda uçuştukça yakalayamadıklarımız, köşeyi dönünce karşımıza çıkanlar, sokağın sonunda bizi bekleyenler, koştukça varamadıklarımız, vardığımız yerde bulamadıklarımız, hep orada olur diye kıymetini bilmediklerimiz, dönüp son kez bakamadıklarımız... Ansızın kesişen, zamansız ayrılan, hiçbir yere varmayan ve nihayet bizi eve götüren yollarımız..
Mevlana nasıl ki yerini, yurdunu, özünü bulmuştur bu hikâyede, içindeki o eve de varmıştır şüphesiz. Hepimiz farkında olmadan o eve giden yolu bulmak için uğraşıyoruz. Karşımıza çıkanlar belki gizli bir patikadan ulaştırır bizi oraya, belki gitgide daha çok kayboluruz.
Zaman gelir uğradığımız duraklarda eksilir, rastladığımız yabancılarla tamamlanırız. Uyumlu bir bütünün aykırı bir parçası olmak da vardır kaderde, bir ömür aradığımız o dört duvara kavuşmak da. Hikâyenin sonunda, birlikteyken anlam kazandıklarımız da yitip gidince,
vardığımız o evde heybemizdekilerle yetinmeye mecbur kalırız. Nihayetinde yaşam rastlamak kadar geride bırakmaktan ibarettir. Yürüdüğümüz yolun esas kahramanı bizleriz. Diğerleri, yalnızca bize eşlik eden süreli misafirlerimiz.
Yazımızı Rumi’nin birkaç güzel dizesiyle bitiriyoruz;
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel,
Bulanmadan donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.