Firavun İmanı
Eser, tarihiyle ve içinde yer yer barındırdığı Küçük Ağa, Çolak Salih, Çakırsaraylı gibi isimlerle Küçük Ağa’nın devamı niteliğindedir.
Milli Mücadele’nin en kanlı olduğu dönemlerden birinde, 1921’in Ağustosunda Sakarya arifesinde başlar. Meclis tüm yetkilerini Başkomutan sıfatı ile birlikte dışarıya yansıtmamaya çalıştıkları bir tereddüt ve kaygı haliyle Mustafa Kemal Paşa’ya devretmiştir.
Milli Mücadele’nin Ankara’sı tam bir kargaşa halidir. Ankara ahalisi her gün değişmekte, ufuktan zafer göründüğü vakit Koca Fatih Han diyarı Payitaht’ı yağma edip doyamayanlar Ankara’ya koşmakta, cepheden gelen kara haberlerle birlikte Ankara’yı eski tenha sokaklara terk edenler yine kendileri olmaktadır.
***
Milletin tüm azim ve kararlılığı arkaya alınmıştır lakin ordu aç, bîtap haldedir. Ayaklarda pabuç, bileklerde kılıç, namlularda fişek yoktur. Bu vaziyet de Ankara’yu her geçen gün Moskova’ya yaklaştırır, nitekim Sovyet Moskova’sı iyi çizilmiş bir resim, yorgun günün gecesi görünen rüya, daha uygun bir tabirle yetmişlik ninenin elinde al bezlerle, inci boncuklarla süslenmiş bir oyuncak bebek gibiydi, içi pamuk dolu.
Moskova’nın ihtişamına inanarak çareyi sosyalizmde gören az değildi. Tam o esnada Âkif her zamanki mahzun mizac, müstakim tavır, dilinde Namık ile çıkıyordu ortaya:
“Sana senden gelir bir işte dâd lâzımsa,
Zaferden ümidi kes gayriden imdad lâzımsa…”
Kendisi de ekliyordu:
“ Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Âkif, 3 Kıt’a, 7 Deniz İmparatorluğu’nun düşüşünü ve çöküşünü gerçekten görenlerdendi. Tevfikler papaz peşinde koşar, Haşimler kulenin tepesine tırmanırken yalnız Âkif vardı ki boynu bükük milletin yanında duruyor, en ümitsiz kalınan vakitte “korkma!” diye haykırıyordu. Âkif güçlü bir idrâk, devasa bir kalem, ışığı hattı aşan bir elmas idi.
Âkif’in yanında Hasan Basri ve Hüseyin Avni Beyler de yer alıyor, bir köşede bin cana bir çare de onlar arıyorlardı. Şahsiyetlerinde milletin makus kaderinin mahkum olduğu ülkücü-eyyamperest ayrımının bir tarafını üstleniyorlardı.
Diğer tarafta da tek başına olmasa da menfaatçi eyyamperestleri layıkıyla temsil edebilen Ali Yusuf vardı. Ali Yusuf henüz yeni yetme bir oğlanken pulu para etmeyi, türlü düzenbazlıkları öğrenmiş, aynı uğurda İstanbul’dan İzmir’e gitmiş şimdi de soluğu yeni umutların diyarı Ankara’da almıştı. Ankara onun gibiler için biçilmez kaftandı. Kargaşa halinde olan mecliste geleceğin koltuklarını inşaa ediyor, perişan ordu zafer için kan verirken o zaferden sonrasının hesabını yapıyordu. Evet, zaferden sonra…
“Zaferden sonra” Âkif tâifesinin de aklını meşgul eden bir soruydu. Milli şuurun tecellisi ve iman kuvveti farklı hayatlardan, farklı kafalardan 300 mebusu bir araya getirmişti; kimi Moskova, kimi İslam alemi, kimi Turan diye haykırsa da Türk ordusunun ve Türk milletinin muvaffakiyeti ülküsü -hainler hariç- hepsinin mutabık olabildiği yerdi. Bu ülkü ile elbet Yunan her gün biraz dağa kırılacak, çok dayanamayacaktı, ama ya zaferden sonra? Dışarıdaki düşman mağlup olurdu da ya içerideki?
***
Çok geçmeden hayırlı haberler gelmiş, Yunan kırılmıştı. Ali Yusuflar yerlerini çoktan hazırlamış, tüm hainlikleri ardında Paşa’nın yerindeki yerlerini muhafaza edebiliyorlardı. Mehmet Âkif’in, Hüseyin Avni’nin kaygıları gerçek olmuş, savaş esnasında nerede oldukları bilinmeyen toprağın altında saklanan deve kuşları zaferden sonra Ankara’ya akın etmişti. Zafer ile birlikte yükselen bu Yeni Şehir’de tüm meskenler tutulmuş, tüm arsalar, bataklığa, dağlara varasıncaya kadar mülk edinilmişti. Onların günü gelmişti ve Ankara, Âkifler için artık dardı.
1926’da Paşa’ya karşı yapılan suikastinin yargılamaları da Ali Yusufların vurduğu son darbeydi. Karabekir Paşalar, Ali Fuat Paşalar, Hüseyin Avni Beyler suikast suçlamasıyla harcanıyor, Ankara’da Âkiflere yer olmadığı bir kez daha anlaşılıyordu.
Mehmet Çavuşlar iki bacağını birden Afyon’da bırakmıştı, zafer kazanılmıştı ama Yeni Şehir artık Firavunlar diyarı olmuştu.